Hiç saatinize bakıp da bir an durduğunuz oldu mu? Sadece kaç olduğunu görmek için değil… Akrep ile yelkovanın arasında geçen zamanı, beklediğiniz şeyleri, bir türlü söyleyemediğiniz sözleri ve belki de artık geri gelmeyecek insanları düşünmek için…
Saat bize zamanı gösteriyor sanırız; oysa biraz da kendimizi gösteriyor. Akrep dönüyor, yelkovan dönüyor; biz de dönüp duruyoruz hayatın içinde. Zamanın dışarıda aktığını düşünüyoruz ama insanın asıl değişimi içeride oluyor. Bazen yıllar geçiyor da insan aynı yerde kalıyor; bazen de birkaç gün, insanın bütün hayatına başka bir gözle bakmasına yetiyor.
Belki hayat dediğimiz şey, biraz da kendi içimizin saatini ayarlamak. Saatin zembereğini kurarsınız ve çalışmaya başlar, tıkır tıkır… Ama ayarı bozuksa zamanı doğru göstermez. İnsan da böyle. Niyet bozuksa, yol ne kadar uzun olursa olsun doğru yere varamıyor.
Ben yaşadıkça şunu daha iyi anladım: İnsan önce kendini bilmeli. Nerede duracağını, ne zaman konuşup ne zaman susacağını bilmeli. Karşısındaki insanın da kendisi kadar bir gönül taşıdığını unutmamalı. Bazen bir söz söylüyoruz, “Ne olacak ki?” deyip geçiyoruz. Oluyor işte… Biz unutuyoruz, karşı taraf yıllarca unutmuyor. Bir gönlü kırmak bir dakika sürüyor, onarmak ise yıllar alabiliyor. O yüzden insanın dili de emanettir, eli de, kalbi de.
Sonra vicdan çıkıyor karşımıza; insanın kendisinden kaçamadığı o gizli meydan. Adalet önemli elbette, ama sadece haklı olmak yetmiyor. Haklıyken de merhametli olabilmek gerekiyor. İnsan bazen sırf haklı olduğu için kırabiliyor karşısındakini. Bunu hayat bana çok öğretti, belki hepimize öğretiyor.
Bir de sabır var, ne zor şey… Bir şey olsun istiyorsun, olmuyor; birini görmek istiyorsun, göremiyorsun. Bir haber bekliyorsun, gelmiyor; bir kapının açılmasını bekliyorsun, kapı kapalı kalıyor. Sonra zaman geçiyor ve anlıyorsun ki bazı şeylerin gerçekten kendi vakti var. Dalından erken koparılan meyvenin görüntüsü güzel olabilir ama tadı ham kalır. İnsan da biraz böyle; her şeyin bir vakti var.
Beklerken de hayatı unutmamak gerekiyor. Geçtiğimiz yolları, bize iyilik eden insanları, tuttuğumuz elleri, birlikte içilen bir kahvenin hatırını… Vefa bana göre biraz da budur: Büyük sözler söylemekten çok, küçük incelikleri unutmamak.
Hayat ilerledikçe insanın hırsları da yavaşlıyor. Eskiden çok önemli gördüğümüz şeylerin yıllar sonra o kadar da kıymetli olmadığını fark ediyoruz. Daha çok kazanmak, daha çok bilinmek, daha çok sahip olmak… Sonra bir gün insan kendi kendine soruyor: “Bunca şeyin içinde ben kendimi nereye bıraktım?” Belki de kanaat dediğimiz şey hiçbir şey istememek değil, elindekinin kıymetini bilmektir.
Bir de insan kendi payına düşen yükü taşımalı. Her şeyi başkasına bağlamak kolay: “Onun yüzünden oldu”, “Bana bunu yaptılar”, “Şöyle olsaydı böyle olmazdı…” Bunları söylemek kolay. Zor olan, kendine dönüp “Peki ben nerede yanlış yaptım?” diyebilmek. İnsan o soruyu sorabildiğinde biraz değişiyor.
Bilgi de o zaman başka bir yere oturuyor. Önce öğreniyoruz, sonra düşünüyoruz. Sonra yaşadıklarımız bize bambaşka şeyler öğretiyor. Bir bakıyoruz, kitapta okuduğumuz bir cümleyi yıllar sonra yaşarken anlıyoruz. Hikmet biraz da bu galiba; yalnızca bilmek değil, anlamak. Bir insanın susmasından ne demek istediğini sezmek, bir bakışın ardındaki kırgınlığı fark etmek, bazen söylenmeyen sözün söylenenden daha çok şey anlattığını görmek…
Ve sonra… Saat on iki oluyor. Akrep ile yelkovan aynı yerde buluşuyor bunca dönüşün, bunca bekleyişin sonunda. Hayatın bize söylediği en sade şey belki de şu: İnsan eninde sonunda kendisiyle buluşmalı. Kendi kalbiyle, kendi vicdanıyla, kendi hakikatiyle…
Vuslatı hep uzaklarda arıyoruz. Belki de insanın en uzun yolu, kendi içine yaptığı yolculuk. Kendinle barıştığın gün, dışarıdaki birçok şeyin eskisi kadar önemli olmadığını görüyorsun. Sadeleşiyorsun; daha az anlatıyorsun kendini, daha az gösteriyorsun, daha çok hissediyorsun. Bazı şeyleri olduğu gibi bırakmayı öğreniyorsun. İnsan yaşadıkça anlıyor; her şeyi değiştirmek, her şeyi düzeltmek, herkesi ikna etmek zorunda değil. Bazen olduğu yerde durmak da gerekiyor, bazen susmak, bazen sadece yoluna devam etmek.
Hayat da böyle… Bir kadranın üzerinde dönüp duran akrep ve yelkovan gibi. Bir bakıyorsun sabah, bir bakıyorsun akşam, bir bakıyorsun yıllar devrilmiş. İnsan ister istemez soruyor: “Bunca zamanın sonunda geriye ne bırakacağım?”
Mal, mülk değil sadece; isim, makam, şöhret de değil. Belki bir insanın gönlünde bıraktığımız küçücük bir iyilik, yıllar sonra hatırlanan bir söz, bir kahvenin hatırı ya da kimse bilmeden yaptığımız bir hayır…
Saat durur, insan gider, zaman susar. Ama insanın bir başka insanda bıraktığı güzel bir iz kolay kolay silinmez. Belki ömrün ölçüsü de biraz burada: Kadranda kaç saat yaşadığımızdan çok, o saatleri nasıl bir insan olarak geçirdiğimizde…
Dr. Mehmet Çoban







