Riyâ Yorulur, Hakikat Kalır

Dr. Mehmet ÇOBAN

İnsan, başkalarını aldatmadan önce çoğu zaman kendi nefsinin kurduğu hayale inanır. En derin yanılgı, aynaya bakıp orada gördüğü sureti hakikatin kendisi sanmaktır. Çünkü insanın kendine karşı ördüğü duvarlar, başkalarına ördüklerinden daha yüksektir.

Ego büyüdükçe vicdanın sesi kısılır; kibir yükseldikçe hakikatin ışığı perdelenir. İnsan, kendi elleriyle yonttuğu putun karşısında durup ne zaman secde etmeye başladığını fark edemez. Nefsin en büyük hilesi de budur: insanı, kendisini haklı gösteren bir aynanın içine hapsetmek.

Yoksul, zengin görünmeye çalışsa da hayatın gerçekleri er ya da geç onu ele verir. Yaşlı, gençliğin kudretini taklit edemez. Bilgisiz, bilgeliğin yükünü uzun süre taşıyamaz. Fakat riyâkâr, erdemli bir insan görüntüsünü ustalıkla sergileyebilir. Çünkü gösteriş, hakikatin yerine geçebilen en tehlikeli gölgedir.

Riyâ yalnızca insanın kendi kalbinde büyüyen bir hastalık değildir; zamanla toplumların ve kurumların da damarlarına sızabilir. Kurumsal riyâ, söylenenlerle yapılanlar arasındaki sessiz uçurumdur. Adalet dilde övülürken ayrıcalık gizli kapılardan içeri giriyorsa, liyakat sözde kutsanırken sadakat ve yakınlık ölçü hâline geliyorsa, şeffaflık anlatılırken hesap vermekten kaçınılıyorsa orada hakikat ile görüntü birbirinden ayrılmıştır.

Bir kurumun gerçek değeri, duvarlarının yüksekliğiyle veya makamlarının ihtişamıyla ölçülmez. Onu büyüten; adalet karşısındaki duruşu, emanete gösterdiği sadakat, liyakate verdiği değer ve vicdanının derinliğidir. Çünkü güven, büyük sözlerle değil; söz ile davranışın birbirine sadık kalmasıyla inşa edilir.

İnsan maskeler takabilir, kurumlar parlak cümlelerin arkasına saklanabilir. Fakat zaman, sabırlı bir hakem gibidir; hiçbir perdeyi sonsuza kadar yerinde bırakmaz. Alkışlar diner, gösteriş yıpranır, makamlar değişir. Geriye yalnızca insanın özü ve hakikat karşısındaki hâli kalır.

Riyâ yorulur. Gösteriş eskir. Dünya alkışları unutulur. Fakat hakikat, sessizce beklemeye devam eder.

İnancın ve ahlâkın özü samimiyettir. Dini bir yükselme basamağına, makam aracı hâline veya itibar kazanma yöntemine dönüştürmek; onun ruhunu zedelemektir. Hakiki kulluk, insanların gözünde büyümek değil; Allah’ın huzurunda küçülebilmektir. Kimsenin görmediği yerde doğru kalabilmek, emaneti koruyabilmek ve kul hakkının ağırlığını kalpte hissedebilmektir.

Maneviyat, omuzlara alınan bir süs değildir; kalpte taşınan sessiz bir emanettir. İbadeti gösteriye, ahlâkı çıkara, bilgeliği üstünlük aracına dönüştüren kimse hakikate değil, nefsinin arzusuna yaklaşır. Çünkü insan bazen putları taşlardan değil; kendi hırslarından, gururundan ve beklentilerinden yapar.

Gerçek dindarlıkta üstünlük iddiası değil tevazu vardır. Orada başkasını küçültmek değil, kendi nefsini terbiye etmek vardır. Hakiki iman insanı diğerlerinden büyük göstermez; onu kendi eksikleri karşısında daha sorumlu kılar.

Şuur sahibi insan önce kendi içindeki putları kırar. Nefsinin oyunlarını tanır, kalbinin karanlık köşelerine ışık tutar. Erdem sahibi insan ise doğruluğu makamdan, ahlâkı menfaatten, adaleti güçten ve hakikati alkıştan üstün tutar.

Çünkü Allah’ı kandırmaya çalışan, sonunda yalnızca kendini kandırır. Hakikatin terazisinde görünüş değil öz; söz değil hâl; iddia değil ahlâk tartılır.

İnsanın en büyük zaferi dünyayı fethetmek değil, kendi nefsinin esaretinden kurtulmaktır. İnsan başkalarının gözünde büyüdüğü kadar değil; kendi içinde küçülmeyi, arınmayı ve teslim olmayı öğrendiği kadar yücelir.

Hakikate giden yol kibirden değil tevazudan, gösterişten değil ihlâstan, nefsin sesinden değil vicdanın çağrısından geçer.

Çünkü sonunda bütün maskeler düşer.

Ve geriye yalnızca hakikat kalır.

Bu Yazıyı Paylaş