Dr. Ahmet Atilla Doğan’ın Türkiye’den Almanya’ya Göçün 40. Yılında Beklentiler ve Gerçekler isimli yazısında ülkemizden İş amaçlı Almanya’ya giden yurttaşların ilk gidişlerinden itibaren geçen kırk yıllık süre içinde Almanya ve işçilerin karşılıklı ilişkilerini hem sosyolojik hem de siyasal açıdan derinlemesine incelemektedir.
Özellikli 2. Dünya savaşının yıkımlarını hızlıca kaldırmak isteyen Almanya bu kalkınmada iş gücü ihtiyacını gidermek için çeşitli ülkelerle anlaşma yapmıştır. Ülkemiz ile de 30 Ekim 1961 tarihinde yapılan İşgücü Anlaşması istihdam sorunları yaşayan ve ekonomik sorunları çözülememiş vatandaşlarımız için bir umut kapısı olmuştur.
Alman hükümetinin ağır iş kolunda çalıştırmak için aradığı nitelik ise sağlıklı ve iş yapabilir çağda olmaktır. Bu ölçüt ise Anadolu’nun her kesiminden karşılık bulabilecek ölçüt olduğu için çalışma talebi ile bütün illerden başvurular yapılmıştır.
Gerekli ölçütü sağlayıp Almanya’ya gidenlerin öncelikleri çalışıp para kazanmak ve Türkiye’deki ihtiyaçlar karşılandığında geri dönmekti. Göç eden kırsal kesimde yaşayan vatandaşlarımız tarla alacak, ev yapacak, traktör alacak ve yahut borçlarını ödeyecek miktarda para kazanıp yurtlarına dönmeyi planlamaktaydılar. Yani bu göçteki asıl amaç ilk gidenler için Türkiye’deki zaruri ihtiyaçların karşılanmasıydı. Ancak Almanya’ya ilk işçi transferinin başladığı 1961 yılından yaklaşık on yıl sonra bir milyona yakın Türk işçi kendisine Almanya’da bir iş bulmuştu. Her ne kadar ilk gidenler kısa süre çalışıp dönmeyi planlamış olsa da ülkemizde gelişen siyasi durumlar, kötüleşen yaşam standartları göçün geriye dönmesine izin vermemiş aksine daha fazla iş ve işçi talebini yaratmış ülkemizden göçü hızlandırmıştır. Özellikle erkek nüfusun ve eşlerin Almanya’ya gidişi ile sosyal sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Her iki ülke için ortaya çıkan sosyal problemlerin çözümü için siyasi olarak karşılıklı yapılan aile birleşme, statü imkanı gibi hamleler başlangıçta iş gücü temini olan durumu bir işçi göçü haline dönüştürmüş ve halen dahi tam çözülemeyen kaotik durumlara sebep olmuştur.
İşçi göçünün Almanya’ya yerleşik hale gelmesiyle sorunlar tek olmanın dışına taşarak iki tarafın sorunu haline gelmiştir. İşçilerin statü, güvenlik ve yaşam standartları talepleri ile alman tarafının; uyum, kamu huzuru, eğitim ve menşei sorunu birlikte varlık göstermektedir. Artan işçi nüfusunun Türk ve Müslüman oluşu Alman halkı içinde ırkçı bir nefreti de beslerken özellikli Avrupa’da yerleşik Türkiye Türkü korkusu bu ırkçı çatışma ortamlarına zemin hazırlamaktadır. Avrupa’nın farklı bölgelerinde olduğu gibi Almanya da en büyük etnik tepkiyi gören ülkemiz uyruklu Türklerdir. Bu bakımdan sorun bazı noktada kökensel bir probleme de dayanmaktadır. 90lı yıllarda baş gösteren yabancı nefretinden Almanya’da yaşayan Türkler de fasılasıyla etkilenmiş kıyım ve zarar uğramıştır. Möln olayı, Mete Ekşi’nin katledilmesi, Vestfelya kundaklaması bu kıyımların başında gelmektedir. Gelişen buna benzer çeşitli olaylar göçmenlerde güvenlik kaygısını arttırdığı gibi alman tarafının yeterince olayların üzerin gitmemesi alman hükümetine olan saygıyı da sorgulatmıştır. Genel olarak baskı altında tutulmaya çalışan bu kaotik nefret durumu ötekinin varlığını ve kimliği hem göçmenlere hem de alman tarafına sorgulatmış ancak bu sorgulama çözümden ziyade yok saymalık çalışmaların başlamasını doğurmuştur. Alman tarafı günümüze kadar geçen sürede Türk kimliğinin yok sayılması ve eritilmesi, kültürel bağın koparılması için çalışırken sorunlara yeni yaklaşımlarla başka noktalara çevirmekte problemi tanımlamak ve tanımak yerine sürüncemede bırakma ve bıktırma yöntemini kullanmaktadır.
Almanya da bilindiği üzere bir çok Avrupa ülkesinin nüfusu kadar Türk varlığı bulunmaktadır. Ülkemizin diaspora çalışmalarında yerini çok geç alması Almanya’da yaşayan Türk varlığının bu gün parçalanmasına ve özellikle yeni kuşağın ülkemiz ile olan bağının zayıflamasına ve kopmasına neden olmuştur. Almanya’da yaşayan vatandaşların özellikle siyasi malzeme olarak algılanıp başka zamanlarda ilginin zayıflaması köken ve bağlılık durumlarını fazlasıyla yıpratmaktadır. Bu konuda kavramsal yetersizlik ve bilinçsizlikten dolayı Almanya’da yaşayan Türk varlığına “Almancı” , “Gurbetçi”, “ Avrupacı” gibi kavramsal olmayan ifadeler kullanılması özellikle bu vatandaş ve soydaşlarımıza yapılmış büyük bir haksızlık olarak ortaya çıkmaktadır. Onların ikame oldukları yeri, genel kullanıma sokulmuş kavramsal bir tanımlama ile ifade etmemek, ülkemizde onlara destek olacak ve uluslararası tanıma sahip savunma hakkını ortadan kaldırmaktadır. Almanya ve benzeri ülkelerde yaşayanlara Türk demekten kaçınılıp gurbetçi gibi bayağı tabirlerin literatürde girmiş olması Avrupa’da yaşayan varlığımızın sorunlarını anlama noktasını da ıskaladığımızı ayrıca belirtmektedir.
Gelinen noktada yapılması gerekenler; hali hazırda bulunan dernek ve kuruluşları profesyonelleştirme ve çatı kuruluşu altında toplamak, ekonomim açıdan bu kuruluşları desteklemek, radyo-tv gibi haberleşme aygıtlarını verimli kullanmak, özellikle 4. Neslin anayurtlarını tanımalarını sağlayacak aktivite ve kalıcı çalışmalarda bulunmak, sermaye varlıklarını anayurtta değerlendirmelerini cazip hale getirmek, anadil öğrenimini ve ulusal eğitimini destekleyecek faaliyetleri arttırmak gibi yöntemler sürekli olarak canlı tutulmalıdır. Özellikle alman tarafının Türk kaygısı ile kimliği eritmek için Müslüman söylemine karşılık Türk kimliğini geliştirmek için diasporada bulunan bütün vatandaşların ülkemize gelişinin kolaylaştırılması, mali açıdan cazip imkânlarla ülkemize davet edilmelidir. Genç kuşağın alman üniversitelerinde eğitim alması için çaba gösterilmeli bu gençlerin kültürel kaybını önlemek hem de ülkemizin gelişimini arttırmak için ülkemizde çalışmaya davet edilmelidir. Bu konuda özellikle pandemi döneminde aşı geliştiren iki uzmanın diasporada oldukları düşünüldüğündü eşit fırsat sunulmasının sonucu gayet başarılı olacaktır.
Sonuç olarak sorunların her yirmi yılda isimler değişse de köksap olarak sorunlar ele alındığında sorunu bilmenin çözüm üretmek amacıyla yapılmadığı görülmektedir. Almanya Türklerinin hızla kaybedildiği gerçeği ihmal gerçeği edilmekte, bilinçli ve anayurda bağlı bir yaşam iklimi planlaması yapılamamaktadır. Ülkemizde diaspora çalışmalarında son derece etkili olabilecek sayıya sahip bir topluluğun buna değer görülmemesi, ekonomik ve bilimsel dönüşün desteklenmediği gibi varlıklarının tartışılır olması olumsuz durumları desteklemekte ve kimlik kaybını hızlandırmaktadır. Öte yandan Almanya’nın Türk sorununu İslami sorunla birleştirme arzusu ve Türk varlığını ortadan kaldırarak İslami soruna taşımak istemesi gerçeği göz ardı edilmemeli ve Almanya Türkleri ülkemizin bir diasporası olarak görülmelidir.







