Gerçek sanat; kökleri toprağın ve yaşanmışlığın en derinine tutunurken, dallarını çağın getirdiği yeniliklere ve geleceğe doğru cesaretle uzatabilme hünerinde saklıdır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; çocukluğunda obada büyüyen, halı dokuyup bağda bahçede emeği öğrenen, 13 yaşında Gülhane Parkı’nda ozanlarla atışarak mayalanan ve 30 yıldır Karaman’da müzik öğretmenliği yapan Değerli Müzisyen, Araştırmacı ve Eğitimci Gönül Atalay ile Anadolu kültürünü derinden hissettiren muazzam bir sohbet gerçekleştirdik.
Karaman’ın Taşkale köyünden derlenen unutulmuş türkülerden fizy ve GENIUS Olympiad uluslararası finallerine; Yunus Emre’yi Z kuşağıyla buluşturan bestelerden anonim manilerin ilmek ilmek dokunduğu a cappella düzenlemelere, milyonlara ulaşan “Şafaklar Sökülende” eserinden yapay zekâyı geleneksel ruhla buluşturan yenilikçi vizyonuna kadar “Geçmişten bize kalan o sesi özünü kaybetmeden geleceğe taşıyorum” diyen konuğumuzun ilham dolu serüvenini Satır Arası farkıyla araladık.
Gönül Hanım, Satır Arası’na, bu samimi gönül masamıza hoş geldiniz. Sizi yalnızca 30 yıllık tecrübeli bir müzik öğretmeni olarak değil; Anadolu’nun kadim ozanlık geleneğini çocukluğundan beri bizzat yaşayan, araştırmacı ve yenilikçi kimliğiyle geçmiş ile gelecek arasında köprü kuran çok yönlü bir sanat sevdalısı olarak ağırlamaktan büyük bir onur duyduk.
Röportajımıza sizi tanıyarak başlayalım: Gönül Atalay kimdir? Karaman’da obalarda, halı tezgâhlarında, emeğin ve toprağın içinde başlayan hayat yolculuğunuz; 13 yaşında Gülhane Parkı’nda ozan atışmaları yapmaya ve Selçuk Üniversitesi Müzik Öğretmenliği’ne nasıl uzandı?
İki kız annesiyim. Yaklaşık 30 yıldır müzik öğretmeniyim. Son yıllarda da öğretmenliğimin yanında bestecilik hayatımın önemli bir parçası oldu.
Karaman’da doğup büyüdüm. Çocukluğumun önemli bir kısmı köyüm Taşkale’de geçti. Obaya çıkardık; ekin, harman, bağ bahçe işleri hayatımızın doğal bir parçasıydı. Evlerde halı tezgâhları vardı. Annem ve ailedeki kadınlar halı dokurdu, ben de çok küçük yaşlarda halı dokumayı öğrendim. Örgü örerdik; bir yandan türküler, maniler söylenirdi. O zaman bunların özel bir kültürel miras olduğunu düşünmüyorsunuz tabii. Sizin için hayat zaten böyle akıyor.
Müzikle daha ciddi tanışmam 12 yaşımda oldu. Karamanlı ozan İsa Oğuz’dan saz kursu aldım. Ondan yalnızca saz çalmayı değil, âşıklık geleneğini de öğrendim. Bir yıl sonra, 13 yaşındayken İstanbul Gülhane Parkı’nda düzenlenen Âşıklar Günü’ne katıldım. Dönemin ozanlarıyla atışmalar yaptım, aynı sahneyi paylaştım. O yaşta bunun ne kadar önemli bir deneyim olduğunun çok farkında değildim sanırım. Şimdi geriye dönüp baktığımda kıymetini çok daha iyi anlıyorum.
Sonra müzik benim için zaten doğal olarak devam etti. Üniversitede de başka bir alan düşünmedim ve Selçuk Üniversitesi Müzik Öğretmenliği Bölümü’nde okudum. Ardından öğretmenlik başladı.
Şiiri ve kitap okumayı da hep çok sevdim. Bugün beste yaparken dönüp baktığımda çocukluğumda farkında olmadan ne kadar çok şey biriktirdiğimi görüyorum. Taşkale, obalar, halı tezgâhları, türküler, maniler, âşıklık geleneği, şiir… Bugün yaptığım müziğin içinde aslında çocukluğumdan kalan bütün o sesler var.
Öğretmenlik anlayışınızı “Gönlüne giremediğin öğrencinin zihnine giremezsin” ilkesi üzerine kuruyorsunuz. Öğrencilerinizle Taşkale köyünde kadınlardan türkü derlediğiniz “Köklerden Dallara” projesinden Filistin’e ithaf edilen “Naci en Palestina”ya ve fizy finallerine uzanan bu yolculukta, müziği sınıftan çıkarıp bir hayat tecrübesine dönüştürmek öğrencilerinizin dünyasında neleri değiştirdi?
Ben müziği hiçbir zaman yalnızca sınıfta öğretilen, not verilen bir ders olarak görmedim. Öğrencinin müziğin içinde olması, araştırması, üretmesi, sahneye çıkması ve sorumluluk alması benim için çok daha önemliydi. Çünkü bunları yaşayarak öğrendiğinde yalnızca müziğe bakışı değil, kendisine ve çevresindeki dünyaya bakışı da değişiyor.
Sınıfta çok geri planda duran bir öğrencinin sahnede sorumluluk aldığında kendine güvenmeye başladığını gördüm. Kendi yaşadığı coğrafyadan gelen bir türkünün bir projeye dönüşmesiyle, belki daha önce çok üzerinde durmadığı kendi kültürünün değerini fark ettiğine de şahit oldum. Ama bunun yanında yalnızca kendi coğrafyasına değil, başka coğrafyalarda yaşanan acılara ve başka insanların hikâyelerine karşı da daha duyarlı hâle geliyorlar.
Müziğin bazen hiç tanımadığımız insanların acısını anlamanın, onlarla empati kurmanın ve seslerini duyurmanın bir yolu olabileceğini görüyorlar. Birlikte üretirken paylaşmayı, sorumluluk almayı, birbirlerini dinlemeyi ve bir işin parçası olmayı da öğreniyorlar. Müzik o zaman ders olmaktan çıkıp gerçekten hayatlarının bir parçasına dönüşüyor.
Bunun etkisinin okul yıllarıyla sınırlı kalmadığını da yıllar sonra gördüm. Vefa Konseri bunun benim için en güzel örneklerinden biri. Farklı dönemlerde korolarımda çalışan eski öğrencilerim yıllar sonra bir araya gelmişler ve yeniden birlikte bir konser yapma fikri doğmuş. Bugün aralarında psikolog, mühendis, doktor, öğretmen, savcı, hâkim gibi farklı mesleklerden insanlar var. Birçoğu şehir dışında yaşamasına rağmen provalar için günübirlik gelip gittiler ve yıllar sonra yeniden aynı sahnede buluştuk. Üstelik bu konser fikrinin onlardan gelmiş olması benim için ayrıca çok kıymetliydi.
Sanırım bütün bunların öğrencilerimde bıraktığı en önemli şey, müziği hayatlarının bir döneminde aldıkları bir ders olarak değil, yıllar sonra bile dönüp buluşabilecekleri ortak bir bağ olarak görmeleri oldu. Müziğin insanları bir araya getiren, duyarlılaştıran ve hayat boyu taşınabilen bir şey olduğunu yaşayarak öğrendiler.
Bestecilik serüveninizin dönüm noktası 2021 yılında Yunus Emre’nin UNESCO anma programına alınmasıyla başladı. Yunus Emre, Âşık Paşa, Nesîmî, Kul Mehmet, Köroğlu gibi dev ozanların yanı sıra Yılmaz Odabaşı gibi çağdaş şairlerin sözlerini ve anonim manileri bestelerken, kelamın ve sözün hakikatini müziğinize aktarırken nasıl bir duygu terazisi gözetiyorsunuz?
Benim için burada en önemli mesele, şiiri müziğe uydurmak değil; müziği sözün ruhuna yaklaştırmak. Çünkü her şairin, hatta her şiirin kendine ait bir sesi olduğuna inanıyorum. Önce metni uzun süre okuyorum; hangi kelimede durduğunu, nerede yükseldiğini, nerede kırıldığını anlamaya çalışıyorum. Bazen tek bir kelime bile bütün bestenin yönünü değiştirebiliyor.
Yunus Emre’nin yalın ama çok derin söyleyişiyle Nesîmî’nin coşkusu, Köroğlu’nun başkaldırısı ya da Yılmaz Odabaşı’nın çağdaş ve hüzünlü dili aynı müzikal dünyayla anlatılamaz. Bu nedenle besteye başlamadan önce sözün bende uyandırdığı duyguyu bulmaya çalışıyorum. Melodi, ritim, makam, enstrüman seçimi ve hatta bazen sessizlik bile o duygunun ardından geliyor.
Benim duygu terazim aslında söz ile müzik arasındaki denge. Müziğin sözü örtmesini, ondan daha fazla konuşmasını istemiyorum. Söz zaten yeterince güçlüyse müziğin görevi onu süslemek ya da büyütmek değil; taşıdığı hakikati duyulur hâle getirmek. Bazen bunun için bir ezgiyi geri çekmek, bazen bir kelimenin ardından sessizlik bırakmak gerekiyor.
Belki çocukluğumdan beri ozanların, türkülerin ve manilerin içinde olmamın bunda payı büyük. Bu metinlere yalnızca bestelenecek şiirler olarak değil, bize bırakılmış bir hafıza olarak bakıyorum. Beste yaparken kendime hep şu soruyu soruyorum: “Bu söz bugün söylense nasıl duyulurdu; ama özünden hiçbir şey kaybetmeden?” Benim müzikal arayışımın temelinde de sanırım bu soru var.
Manilerle çalışırken gösterdiğiniz akademik titizlik ve araştırmacı ruhunuz takdire şayan. Sadettin Nüzhet Ergun’un 1938 tarihli antolojisinden akademik makalelere kadar yüzlerce maniyi tarayıp aynı duyguyu taşıyanları bir araya getirmenizi “halı dokumaya” benzetiyorsunuz. Çocukluğunuzda dokuduğunuz o halı ilmekleri, bugün bestelerinizdeki ses ilmeklerine nasıl dönüştü?
Çocukluğumda annemle çok halı dokudum. Aslında halı dokumanın kendisinde bile bir ritim vardır. Kirkit gelişigüzel vurulmaz; belli bir ritimle iner kalkar. O ritmin dışına çıktığınızda argaç, yani ara iplik, olması gerektiği gibi yerine oturmaz. Çocukken farkında olmadan eliniz, kulağınız ve bedeniniz aynı ritmin içinde çalışmayı öğrenir.
Deseni oluştururken de renkleri gelişigüzel yan yana getiremezsiniz. Birbirine uyan renkleri seçersiniz; renklerin ve motiflerin birlikteliğinden o yöreye ait halının karakteri ortaya çıkar. Beste yaparken de benzer bir şey yapıyorum. Örneğin Balkan manilerinden yola çıkmışsam, yalnızca o coğrafyanın sözlerini kullanmakla yetinmiyor, müziğin içinde de Balkanların tınılarını duyurmaya çalışıyorum. Çünkü söz hangi coğrafyanın hafızasını taşıyorsa, müziğin de o hafızaya temas etmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bir de Anadolu’da birlikte yapılan işlerin kendine özgü bir sesi vardır. İnsanlar topluca çalışırken türkü söyler; biri başlar, diğerleri ona katılır. Bestelerimde zaman zaman koroyu kullanmamın altında da biraz bu hafıza var. Koro benim için yalnızca müzikal bir unsur değil; birlikte söylemenin ve birlikte üretmenin sesi.
Bugün geriye dönüp baktığımda halı tezgâhıyla beste arasında çok güçlü bir bağ görüyorum. Halıda ilmek, renk, desen ve ritim nasıl bir bütünü oluşturuyorsa; bestede de söz, ezgi, tını ve ritim aynı bütünü oluşturuyor. Belki çocukluğumda öğrendiğim o dokuma biçimi hiç kaybolmadı; o zaman renklerle ve ilmeklerle bir desen dokuyordum, bugün sözlerle ve seslerle müziğimi dokuyorum.
Anadolu ezgilerini kendi karakterini bozmadan Batı sazlarıyla, çok seslilikle ve armonik yapılarla buluşturuyorsunuz. “Şafaklar Sökülende” gibi sosyal medyada ve dijital platformlarda milyonlara ulaşan, yaklaşık 50 eserlik zengin repertuvarınızda yerel bir duyguyu evrensel bir müzik diline dönüştürmenin sırrı nedir?
Benim için mesele yerel olanı evrenselleştirmekten çok, yerel olanın özünü kaybetmeden başka müzikal dillerle konuşabilmesini sağlamak. Çünkü Anadolu müziğinin zaten çok güçlü bir melodik ve ritmik hafızası var. Onu çağdaşlaştırmak adına karakterini değiştirdiğinizde, bence en kıymetli tarafını kaybediyorsunuz.
Ben dünyanın büyük bir koro olduğunu düşünürüm. Her coğrafyanın bu koronun içinde kendine özgü bir sesi, rengi ve söyleyiş biçimi var. Anadolu da bu koronun çok eski ve güçlü seslerinden biri. Evrensel olmak, bütün bu sesleri birbirine benzetmek değil; her birinin kendi karakteriyle o bütüne katılabilmesi bence.
Aslında sıkça söylendiği gibi müziğin değil, insanın duygularının evrensel olduğuna inanıyorum. Acılarımız, sevinçlerimiz, özlemlerimiz, ayrılıklarımız ortak. Dillerimiz, makamlarımız, ritimlerimiz değişiyor ama kaybettiğimizde duyduğumuz acı, özlediğimizde içimizde oluşan boşluk, sevdiğimizde hissettiğimiz coşku değişmiyor. Müzik de tam burada, farklı diller konuşan insanların aynı duyguda buluşabildiği bir yere dönüşüyor.
Bu yüzden eserlerimde Anadolu’nun ezgi yapısını, makam duygusunu, mikrotonal geçişlerini ve tavrını korumaya çalışıyorum. Bağlama, cura, kopuz gibi geleneksel sazların yanında keman, piyano, gitar, yan flüt gibi Batı sazlarını kullanabiliyor; çok seslilikten ve armoniden yararlanabiliyorum. Ama bunların hiçbiri yerel ezginin üzerine çıkmamalı. Armoni ezgiyi dönüştürmek için değil, onun etrafında yeni bir alan açmak için var.
Ben bunu “yerel tınılar, evrensel sazlar” diye tarif ediyorum. Bir eserin Anadolu’dan çıktığını hissettiren ayrıntıları koruyup onu dünyanın başka bir yerindeki insanın da hissedebileceği bir ses dünyasına taşımaya çalışıyorum.
İran’dan, Azerbaycan’dan ve farklı ülkelerden “Sözleri anlamıyoruz ama çok güzel” diyen mesajlar aldığım oluyor. Bu benim için çok anlamlı; çünkü aslında sözü anlamıyorlar ama duyguyu tanıyorlar.
Belki “Şafaklar Sökülende” gibi çalışmaların çok geniş bir dinleyiciye ulaşmasının nedenlerinden biri de budur. Evrensel olmak için yerelden uzaklaşmak gerektiğine inanmıyorum. Tam tersine, kendi sesinizi koruyarak o büyük koroya katılmanız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü belki de evrensel olan müzik değil, insanın duygusudur; müzik ise o ortak duygunun farklı coğrafyalardaki sesidir.
Sınırlı imkânlar ve yüksek stüdyo maliyetleri karşısında pes etmek yerine, yeni müzik teknolojilerini ve yapay zekâyı üretiminize bir araç olarak entegre ettiniz. Yapay zekâyı Anadolu’nun o samimi, kadim ve gösterişten uzak ruhuyla birleştirirken bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Teknoloji geleneksel müziğe nasıl bir imkân alanı açıyor?
Bu dengeyi, teknolojiyi karar veren değil, benim kararlarımı gerçekleştiren bir araç olarak tutarak kuruyorum. Bir eserin ezgisine, ritmine, hangi enstrümanların kullanılacağına, sözün nasıl yorumlanacağına ve hangi duygunun öne çıkacağına ben karar veriyorum. Yapay zekâ bana seçenekler sunabiliyor ama neyin o eserin ruhuna ait olup olmadığına yine ben karar veriyorum. Eğer ortaya çıkan bir tını Anadolu’nun tavrından, sözün duygusundan ya da benim anlatmak istediğim dünyadan uzaklaşıyorsa, teknolojik olarak ne kadar etkileyici olursa olsun onu kullanmıyorum. Ben teknolojiyi geleneğe yön vermesi için değil, geleneğin sesini daha uzağa taşıması için kullanıyorum.
Ben teknolojiye biraz fotoğraf makinesi gibi bakıyorum. Fotoğraf makinesi olmasaydı, geçmişten kalan bir halının fotoğrafını bugün dünyanın başka bir yerinde göremezdik; o halıyı gören birinin bize renklerini, motiflerini, desenlerini anlatmasıyla yetinirdik. Fotoğraf makinesi halıyı dokumadı; onu görünür kıldı ve zamanın ötesine taşıdı. Yapay zekâ ve yeni müzik teknolojileriyle kurduğum ilişki de buna benziyor.
Benim amacım teknolojiyle geleneksel olanın yerine başka bir şey koymak değil. Anadolu manilerinin, halk ozanlarının ve onların taşıdığı kültürel hafızanın bugünün dünyasında yeniden görünür ve duyulur olmasını sağlamak. Yüzyıllar önce söylenmiş bir mâni bugün bir gencin telefonunda karşısına çıkabiliyor; Yunus Emre’nin, Âşık Paşa’nın ya da Nesîmî’nin bir dizesi hiç tanımadığı bir gencin merakını uyandırabiliyor.
Yapay zekâyı da bu nedenle bir besteci olarak değil, bir araç olarak görüyorum. Beste, ezgi ve müzikal tercihler bana ait. Teknoloji bunları farklı biçimlerde denememe, seslendirmeme ve daha geniş kitlelere ulaştırmama imkân veriyor.
Çünkü kültürü geleceğe taşımak için yalnızca arşivlemek yetmiyor; onu yeni kuşakların karşısına çıkarabilmek gerekiyor. Benim için teknolojinin geleneksel müziğe açtığı en kıymetli alan bu: Geçmişten bize kalan sesi, bugünün araçlarıyla geleceğin hafızasına bırakabilmek.
Günümüz gençlerinin ve Z kuşağının popüler kültür kasırgası içinde kendi öz kültürümüzden uzaklaşmaması için Yunus Emre’yi ve anonim manileri bugünün diliyle yeniden yorumluyorsunuz. Bir gencin yüzyıllar öncesinden gelen tek bir dizeyle buluşması ve kendi köklerini merak etmesi sizin için ne ifade ediyor?
Ben bir öğretmenim; bu yüzden bir gencin merak etmesini, ona hazır bilgi vermekten çok daha kıymetli buluyorum. Bir şarkıyı dinledikten sonra “Bu söz kimin?”, “Bu mâni nereden geliyor?”, “Yunus Emre bunu yüzyıllar önce neden söylemiş?” diye sormaya başlaması benim için çok önemli. Çünkü bence kültürle gerçek bağ tam da o soruyla kuruluyor.
Ben gençlerin geçmişi olduğu gibi tekrar etmesini istemiyorum. Geçmişi tanımalarını, anlamalarını ve sonra kendi zamanlarının içinden ona yeniden bakmalarını istiyorum. Çünkü insan kökünü bildiğinde dünyaya daha sağlam bir yerden bakabiliyor. Köklerine bağlı olmak geçmişte yaşamak değil; nereden geldiğini bilerek geleceğe yürümek demek.
Bazen bunun için gerçekten tek bir dize yeterli olabiliyor. Yüzyıllar önce yaşamış bir insanın söylediği sözün bugün on yedi yaşındaki bir gencin duygusuna dokunduğunu görmek bana şunu düşündürüyor: Zaman değişiyor ama insanın özü o kadar da değişmiyor. Seviyoruz, özlüyoruz, ayrılıyoruz, kırılıyoruz; yalnızca bunları ifade etme biçimlerimiz değişiyor.
Eğer benim yaptığım bir beste, bir gencin karşısına Yunus Emre’yi, bir halk ozanını ya da anonim bir maniyi çıkarıyor ve onda “Benim kültürümde başka neler var?” merakını uyandırıyorsa, benim için en büyük karşılığı bu. Çünkü öğretmen olarak da besteci olarak da gençlere ne düşüneceklerini söylemekten çok, merak edecekleri bir kapı aralamayı önemsiyorum.
Son olarak; obalarda başlayan çocukluğundan 30 yıllık öğretmenliğe, derlenen türkülerden milyonların dinlediği dijital bestelere uzanan ve Anadolu’nun kültürel belleğini geleceğe taşıyan bir kültür elçisi olarak; Satır Arası masamızdan genç müzisyenlere, öğrencilerinize ve tüm okurlarımıza bırakacağınız o nihai “Sonrası Bahar” mesajınız ne olur?
Bu yaştan sonra insan ister istemez “Daha ne yapabilirim?” sorusundan çok, “Benden sonra ne kalacak?” sorusunu düşünmeye başlıyor. Benim için geride kalacak şeyin bir unvan, bir sayı ya da bir başarı olmasından çok, bir insanın hayatında bırakılmış küçük bir iz olması önemli.
Ben yalnızca dinlenen şarkılar değil, bir hafıza bırakmak istiyorum. Anadolu’nun manileri, halk ozanlarının sözleri, türküleri, hikâyeleri ve sesleri bizden önce nice insanın elinden geçerek bize ulaştı. Bunların hiçbiri bize ait değil aslında; biz yalnızca bir süreliğine onların taşıyıcısıyız. Bize ulaşanı bizden sonrakilere aktarmak gibi bir sorumluluğumuz olduğuna inanıyorum.
Gençlere de şunu söylemek isterim: Merak edin. Size hazır olarak sunulanla yetinmeyin. Kendi sesinizi ararken dönüp köklerinize de bakın. Çünkü geçmiş sizi geriye çeken bir yük değil; nereden yürümeye başladığınızı gösteren bir hafızadır. Kökünüzü bilerek yenilikten korkmayın, deneyin, üretin; ama kendi sesinizi başkalarının sesleri arasında kaybetmeyin.
Benim “Sonrası Bahar” mesajım belki de şu olur: İnsan ömrü sınırlı, ama bıraktığı ses kendisinden daha uzun yaşayabilir. Bize kadar ulaşan o sesi kendi zamanımızın içinden geçirip bizden sonrakilere bırakabilirsek, sonrası gerçekten bahar.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; çocukluğunda ilmek ilmek dokuduğu emeği, sazın teli ve çağın teknolojisiyle harmanlayarak kadim Anadolu sadasını dijital dünyaya ve geleceğe taşıyan Değerli Gönül Atalay’ın ilham veren hayat yolculuğuna konuk olduk.
Gördük ki; insan kendi toprağının sesine sadık kalıp o sesi günün diliyle yeniden duyurmayı başardığında, hiçbir söz eskimez; yüzyıllar öncesinden gelen tek bir mani bile bugün milyonların kalbinde yeniden çiçek açar. Niyet sâfi, emek kavi ve ses samimi olduğunda… Sonrası Bahar.







